18 Haziran 2008 Çarşamba

Paralel Evrenler

Görülebilir evrenin ötesinde, bu evrene paralel başka evrenler de varmı dır? Mistikler ve filozoflar böyle olduğunu öne sürüyorlar.Bilim adamları ise yakın zamanlara değin böyle bir şeyin olanaksız olduğunu düşünüyorlardı.Fakat bugün fizikçiler paralel evrenlerin olabileceğini matematiksel olarak ortaya koyabiliyorlar.Aşağıda ''üçüncü bir boyutta dizilmiş iki boyutlu evrensel düzlemler'' görülmektedir.

PARALEL EVRENLER kavramı, bugün bilimsel terimlerle açıkça bir şekilde tartışılabilmektedir.Bilim adamları içinde bulunduğumuz evrenin varlığını bir takım neden sonuç bağıntılarıyla açıklayabiliyorlar.Aslında bu açıklama, üç boyutlu uzayın tümüyle onun yapısını oluşturan fizik nesnelerden ibaret olduğu esasına dayanır.Bu yaklaşım biçimi ilk bakışta, evrenin var olan her şey demek olacağı anlamına gelebilir.Fakat iki önemli nokta var.Birincisi, bilim adamlarının evren açıklamaları, birtakım soyut kavramları(güzellik ve sevgi gibi) açıklamaktan kaçınır.Oysa her ne kadar fizik bir evrende yaşıyorsak da, bu tür soyut kavramlar bu fizik evren içerisinde önemli bir yer tutarlar.İkinci olarak da bilimin tüm yaklaşımları ve bu konuya ilişkin kabülleri kesinlikle üç boyut ile sınırlanmıştır.

3 koordinat belirtilmelidir

İkinci nokta, paralel evrenler tartışmasının odak noktasını oluşturuyor.Evrenimiz üç boyutlu bir mekandır.Herhangi bir nesnenin konumunu kavrayabilmek için öncelikle onun üç koordinatını belirlememiz gerekir.Bunun en somut örneği havacılıkta görülür.Bir uçağın pilotu, yerdeki hava trafik kontrolörüne havadaki konumunu bildirmek için 3 rakam vermek zorundadır: Bu değerler uçağın havada bulunduğu yerin enlemini, boylamını ve yere olan uzaklığını belirtir.

Peki, üç boyutun ötesi var mıdır? Matematikçiler diğer boyutları idrak etmenin sanıldığı kadar zor olmadığını belirtiyorlar.Diğer boyutlar gerçekten de matematiksel olarak kavranabilir, fakat bu durum üç boyutlu insan beyni için de söz konusu mudur? Tüm kavramlarımızla birlikte üç boyutlu bir mekanda yaşadığımız için bu pek mümkün değildir.Fakat şu örnekler, bunu anlamamıza biraz yardımcı olabilir.

Nokta, kağıt ve masa örnekleri

Uzaydaki tek bir noktayı ele alalım . Bu noktanın herhangi bir yöne doğru uzanan hacmi yoktur.Dolayısıyla bir matematikçi için o nokta boyutsuzdur.Düz bir çizgiyi alalım. O da sadece bir yöne doğru uzar.Genişliği ve yüksekliği yoktur, sadece uzunluğu vardır.Bu bakımdan o çizği de bir matematikçi için tek boyutludur.Bir kağıt parçasını düşünün.Genişliği ve uzunluğu vardır ama derinliği yoktur.Dolayısıyla o da iki boyutludur.Bir masayı ele alalım.Genişliğiyle, uzunluğuyla ve derinliğiyle üç boyutlu bir nesnedir.Örneklerimizi bir kez daha inceleyelim: Boyutsuz, tek boyutlu, iki boyutlu ve üç boyutlu.Burada durmamız için herhangi bir neden var mı? Niçin bundan sonraki boyutları keşfe çıkmayalım?

İki boyutlu evren: Flatland

Tekrar kağıt örneğine dönelim ve bu iki boyutlu dünyada yaşayan varlıkları düşünelim.Flatlandliler (R. Edwin Abbott, Flatland adlı bilimkurgu romanında, iki boyutlu bir evreni ve oradaki yaşamı anlatır.) sadece iki boyutu bilirler: Sağ-sol, ön-arka.Onların tüm hareketleri kağıtın derinliği olmayan yüzeyi ile sınırlanmıştır.(Onlar derinliği sadece kendi boyutlarındaki yerçekimi olarak ölçümleyip duyumsarlar.) Flatlandliler üçüncü boyutla ilgili olarak hiçbirşey bilmezler.Hatta üçüncü boyutu hayal edemezler. Flatlandlilerin üzerinde yaşadıkalrı bu kağıt parçasının sonsuz bir genişlikte olduğunu düşünün.Bu durumda onlar doğallıkla kendi iki boyutlu evrenlerinin tüm ''var oluşu'' oluşturduğunu düşüneceklerdir.Öte yandan kendi evrenlerinin ''altında'' ya da ''üstünde'' de başka evrenlerin olduğunu ise asla anlayamayacaklardır.Hatta anlamamanın ötesinde, bu kendilerine söylendiğinde kabul bile etmeyeceklerdir.

Paralel Flatlandler

Bizim üç boyutlu bakış açımızla ise, Flatland evreni asıl gerçekliğin çok çok küçük bir bölümünü oluşturur.Bu arada iki ayrı Flatland evreni birbirine paralel bir şekilde yer alabilir ve bunların her birinde yaşayan varlıklar derinlik duygusuna sahip olmadıkları için birbirlerinin farkına varamazlar.Bu tür birbirine paralel iki Flatland evreni üçüncü bir boyutta bir araya gelirler, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi.

Devamı İçin Lütfen Kaynak Siteye Bakınız
Kaynak: http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/PARALELEVRENLER.HTM

12 Haziran 2008 Perşembe

TÜRKSAT 3A başarıyla fırlatıldı

Türkiye’nin 4. iletişim uydusu TÜRKSAT 3A 11 dakika gecikmeyle saat 01:05’de Fransız Guyanası’ndaki Kourou üssünden uzaya fırlatıldı.

Uydu, Türkiye ile birlikte Avrupa, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Çin’e kadar uzanan geniş bir kapsama alanında, televizyon yayıncılığı ile birlikte internet, ses ve data aktarımları için kullanılacak.

Fırlatmadan 31 dakika sonra TÜRKSAT 3A roketten ayrıldı. Türksat 3A uydusu 10 gün sürecek bir yolculuğun ardından “42 derece doğu” yörüngesine yerleşecek ve uydunun kontrolü Gölbaşı Uydu Yer İstasyonu’na devredilecek. Buradan gönderilecek komutlarla uydu 15 gün daha performans testlerine tabi tutulacak.

Üretimi için ilk resmi girişim 2005 yılı nisan ayında başlatılan TÜRKSAT 3A, 200 milyon dolara mal oldu.

Yeni uydunun üretiminde 22 Türk mühendis de görev aldı. Böylece, bundan sonra TÜRKSAT için üretilecek uyduların Türk mühendislerce tasarlanabilmesi yolunda, ilk ve en önemli adım atılmış oldu.

TÜRKSAT 3A’nın devreye girmesiyle mevcut televizyon, radyo ve veri aktarımları çok yüksek hız ve kalitede gerçekleştirilebilecek.

Yüksek çözünürlüklü yayınların iletilmesi ile ilgili çok iyi bir altyapıya kavuşulmuş olacak. TÜRKSAT 3A uydusunun, manevra ömrünün 20 yıl olduğu belirtiliyor.

UYDUNUN ÖZELLİKLERİ
TÜRKSAT 3A, TÜRKSAT 1C’nin bütün trafiğini ve yükünü alacak. Farklı bir yörüngede, farklı bir şekilde işletilecek olan 1C uydusu televizyonların ilave data aktarımı taleplerinin yerine getirilmesinde kullanılacak.

Haziran ayında hizmete girmesi planlanan TÜRKSAT 3A’nın uydu manevra ömrü 20 yıl. 2,8x2,3x1,8 metre boyutlarında olan uydunun kanat açıklığı ise 30 metre. TÜRKSAT 3A uydusunda diğer uydularda olmayan “yıldız izleme” özelliğinin bulunuyor. Diğer uydular güneşe ve dünyaya bakarak yerini hesaplarken, TÜRKSAT 3A uydusu ise yıldızları izleyerek yerini hesaplıyor.

Üretimi için ilk resmi girişim 2005 yılı Nisan ayında başlatılan TÜRKSAT 3A, 200 milyon dolara mal oldu. Yeni uydunun tasarım, entegrasyon ve test aşamalarına paralel şekilde yürütülen teknoloji transferi ve eğitim projesinde 22 Türk mühendis de görev aldı. Böylece, bundan sonra TÜRKSAT için üretilecek uyduların Türk mühendislerce tasarlanabilmesi yolunda, ilk ve en önemli adım atılmış oldu.

TÜRKSAT 3A, Avrupa, Türkiye’nin tamamı ve Asya’yı kapsama altına alacak. Uydu, Türkiye ile birlikte Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Çin’e kadar uzanan geniş bir kapsama alanında, televizyon yayıncılığı ile birlikte internet, ses ve data aktarımları için kullanılacak.

Doğu ve Batı kapsama alanları arasında doğrudan anahtarlanabilme özelliğine sahip olan TÜRKSAT 3A, bu özelliği ile kapsama alanı içerisinde dünyanın herhangi bir bölgesinden verilen bir yayının, dünyanın başka bir bölgesine aktarımını gerçekleştirebilecek.

TÜRKSAT 3A üzerinden VSAT uygulamalarında kurumsal müşteriler 50-60 santimetre gibi küçük çaplı antenlerle yayın alabilecek ve 1 watlık HPA’larla uplink yapabilecek. Bu özelliği ile TÜRKSAT 3A, VSAT kurulumlarında önemli oranda maliyet azalmasına imkan tanıyacak.

TÜRKSAT 3A, 1296 megahertzlik pazarlanabilir kapasiteye sahip olacak. Bu kapasite, TÜRKSAT 1C uydusunun yaklaşık iki katı büyüklükte. TÜRKSAT 3A’nın, bu kapasitesi ile ortalama 200 yeni televizyon kanalı yayın yapabilecek.

TÜRKSAT 3A’nın 42 derece Doğu lokasyonunda devreye girmesiyle mevcut televizyon, radyo ve VSAT aktarımları çok yüksek hız ve kalitede gerçekleştirilebilecek. Yüksek çözünürlüklü (HD) yayınların iletilmesi ile ilgili çok iyi bir altyapıya kavuşulmuş olacak. Çanak antenlerin çapının küçülmesine rağmen daha iyi bir yayın kalitesi standart dijital yayınlarda da elde edilebilecek.

1990’DAN 2008’E UYDULAR
Türkiye uzaya uydu gönderebilmek üzere ilk kez 1990 yılında ihaleye çıktı. TÜRKSAT adı verilen uydu serisinden ilk ikisinin yapımı, ana ve yedek kontrol istasyonları, personelin eğitimi ve dokümantasyon sağlanmasını içeren 315 milyon dolarlık ihale ile ilk Türk uydusu TÜRKSAT 1A imal edildi. Ancak 1994 yılı Ocak ayındaki fırlatılış sırasında uydunun fırlatıcı roketinde meydana gelen arıza sonucu TÜRKSAT 1A Fransız Guyanası’ndaki Kourou üssünden fırlatılışından kısa süre sonra infilak etti ve parçalanarak düştü.

TÜRKSAT 1A’nın başarısız olması üzerine, Türkiye, ikinci uydu TÜRKSAT 1B’nin üretim sürecinin hızlandırılarak, imalatının birkaç ay içerisinde bitirilmesini sağladı. TÜRKSAT 1B, 11 Ağustos 1994 tarihinde Fransız Guyanası’ndan başarıyla fırlatıldı ve yörüngesine yerleştirildi.

Bu arada, fırlatılışı başarısızlıkla sonuçlanan TÜRKSAT 1A’nın sigorta kapsamında olması nedeniyle bunun yerine üretici firma Alcatel Space hemen yeni bir uydunun üretimine başladı. TÜRKSAT 1C adını alan bu uydu, Türkiye’nin isteği üzerine kapsama alanı daha da genişletilerek üretildi ve 10 Temmuz 1996 tarihinde başarıyla uzaya fırlatıldı. TÜRKSAT 2A uydusu ise 2001 yılında uzaya fırlatıldı.

Plüton’un Adı Artık Plütoid

Gezegen statüsünden 2006’da çıkarılan Plüton ile diğer benzeri cüce gezegenlere “plütoid” adı verilmesi kararlaştırıldı.


Uluslararası Astronomi Birliğinden yapılan açıklamada, kararın, birliğin idari komitesinin Oslo’da yaptığı toplantıda alındığı bildirildi.

Karara göre, Güneş’in yörüngesinde Neptün’den daha uzakta bulunan göksel cisimler “plütoid”ler olarak adlandırılacak. Bu gezegenlerin “plütoid” adını alabilmeleri için hemen hemen küresel bir biçime sahip olmaları gerekiyor.

Şimdilik bilinen iki “plütoid”in Plüton ve Eris olduğu belirtildi.



11 Haziran 2008 Çarşamba

Pulsarlar ve Süpernovalar Aydınlanacak


ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) gama ışını teleskopu ''Glast'', Florida'daki Cape Canaveral Üssü'nden, Delta 2 tipi bir füzeyle uzaya fırlatıldı.

2 katlı füze, teknik bir sorunun giderilmesinin ardından 20 dakika gecikmeyle TSİ 19.05'te uzaya gönderildi. Herşey yolunda giderse ''Glast'' (Gamma-Tay Large Area Space Telescope) teleskobu, fırlatmadan 75 dakika sonra 565 kilometre irtifada yörüngeye oturacak.

Evreni sürekli aydınlatan devasa gama patlamalarını inceleyecek yeni teleskopun göndereceği verilerin, galaksilerin etkin çekirdekleri, pulsarlar ve süpernova kalıntıları üzerindeki gizem perdesini aralayabileceği tahmin ediliyor.

NASA uzmanlarından astrofizikçi Steven Ritz, ''Glast''ın, evrenin yüzde 25'ini oluşturduğu düşünülen karanlık maddenin gizemini aydınlatacağını da düşünüyor. Evrenin yüzde 5'i bildiğimiz madde, yüzde 70'i de boşluk enerjisinden meydana geliyor. Bilim insanlarına göre işte bu enerji, evrenin genişlemesine yol açıyor.

Evrenin, çıplak gözle görülebilen ışık tayfı renklerinin dışından çok farklı göründüğünü belirten NASA uzmanları, ''Glast''ın gama ışınlarıyla evrenin çok farklı ve muhteşem görüntüsünü sunacağını kaydediyorlar. Elektromanyetik tayf içinde en güçlü enerjiye sahip ışık türü olan gama ışınları, çıplak gözle görülemiyor.

Uzmanlara göre, gama ışınlarıyla alınan görüntülerde, Samanyolu galaksisi çok parlak görünüyor.

Güçlü cihazlarla donatılmış ''Glast'', faaliyete geçtikten 1 yıl sonra binlerce gama ışını kaynağı belirleyebilecek.

Yeni teleskop, 1991 yılında NASA'nın fırlattığı selefi EGRET teleskobundan çok daha fazla özelliklere sahip olduğundan, EGRET'in 4 yılda yapabildiği gözlemi birkaç günde yapabilecek.

''Glast'', ilk görev yılında gökküresinin (dünyayı merkeze koyan ve yıldızların izdüşümlerinin bulunduğu tasavvur edilen küre) eksiksiz haritasını çıkaracak. Bu çalışma sonucu, en az 5 bin gama ışını kaynağının belirlenmesi bekleniyor.

5 yıllığına görevlendirilen, ancak görev süresi 10 yıla dek uzatılabilecek olan ''Glast'', uluslararası işbirliğinin sonucu. 690 milyon dolarlık projenin yüzde 90 kadarını ABD karşılıyor, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya ve İsveç de projeye katkıda bulunuyor.

10 Haziran 2008 Salı

Nikola Tesla, gerçek büyük mucit, büyük bilim adamı

İşte size bir ödev:Aşağıdaki soruların cevaplarını bulmak için gidip bir ansiklopedinize bakın bakalım: (cevaplar parantez içinde)

1) Radyoyu kim icat etti? (Marconi)
2) X ışınlarını kim keşfetti? (Röntgen)
3) Vakum tüp amplifikatörünü kim icat etti? (de Forest)

Aslında, hazır eliniz değmişken florasan lambayı, neon ışıklarını, hızölçeri, otomobillerdeki ateşleme sistemini, radarın temellerini, elektron mikroskobunu ve mikrodalga fırını kimin keşfettiğine de bir bakın.Geçen yüzyıl dönümündeki en ünlü bilim adamı olan Nikola Tesla'nın isminden bahsedildiğini görme şansınız çok az.Esasında, çok az insanın bu adamdan haberi var. Bir kısmı sadece Red Alert oyunundaki bir savunma binasının ismi olarak (Tesla coil), diğer bir kısmı da vizyondaki Prestige filmindeki bir karakterin ismi olarak duymuş durumda. Öyle ki bu filmden çıktıktan sonra filme beraber gittiğim arkadaşım Tesla'nın gerçekten yaşamış bir insan olduğunu benden öğrendi.

Bugün bunun böyle olmasını muhterem Tommy Edison amcamıza borçluyuz.Bütün bu yukarıda saydığım keşiflerin yanında, 250 mil mesafeden 10 bin uçağı yok edebilecek ölüm ışınlarından bahseden, dünyayı ortadan ikiye bölebileceğini iddia eden, hem sesin, hem de görüntünün (1800'lerin sonlarındayken daha) havadan aktarılabileceğine inanan, ve esasen, Edison'a DC elektrik sisteminin hiç bir işe yaramaz bir sistem olduğunu anlatan aykırı bir kişilik olarak görüldü Tesla.Başka bir deyişle, Tesla'yı duyan herhangi biri, onu muhtemelen aykırı bir çılgın olarak düşünmüştür.Fakat zaman değişiyor.

Sorun şu ki, Tesla, bu mümkün olduğunu iddia ettiği şeylerin hepsini de muhtemelen yapabilirdi. Aslında, Tesla en yukarıda listelenenlerin hepsini ve de daha fazlasını icat etmişti fakat kendisine bu icatlarının hiçbiri için övgüde bulunulmadı. Etrafınıza bakın, Tesla, modern hayatı bu kadar modern yapan şeylerin çoğunun bir şekilde sorumlusu.Şüphe yok ki, Nikola Tesla da Vinci'den beri dünyaya gelen en muhteşem akıl.Küçük Nicky Tesla 1856'da Hırvatistan'daki Smijlan'da doğar. Sıradışı bir hafızası vardır ve 6 dil öğrenir, Gratz'da ki Politeknik Enstitüsünde matematik, fizik ve mekanik çalışarak 4 yıl geçirir.

Ancak Tesla'yı esas harika yapan, muhteşem elektrik anlayışıdır. Bu zamanın elektriğin henüz bebeklik evresindeki bir zaman olduğunu hatırlatayım. Ampül bile henüz icat edilmemiştir.
Tesla, 1884'te Birleşik devletlere ilk defa geldiğinde, Thomas Edison için çalışır. Edison henüz yenice ampülün patentini almıştır, ve tabi böylece elektriğin dağıtımı için bir sisteme ihtiyaç duymaktadır.

Edison, DC elektrik sistemiyle her türden problemi yaşamaktadır. Tesla'ya sistemdeki hataları gidermesi karşılığında büyük paralar söz verir. Tesla bu işin altından kalkar ve Edison'ı 100 bin dolardan fazla masraftan kurtarır, fakat Edison sözünde durmaz.

Tesla istifa eder, ve Edison hayatının kalan kısmını Tesla'nın dehasını ezmek için harcar. (Tesla'nın bugün hala bilinmemesinin ana sebebi işte budur.)Tesla elektrik iletimi için daha iyi bir sistem geliştirmişti; bugün evlerimizde kullandığımız AC (alternating current - alternatif akım) sistemini. AC, DC'ye göre büyük avantajlara sahiptir. Tesla'nın o zamanlar yeni geliştirdiği transformatörleri kullanarak, AC voltaj yükseltilebilir ve ince kablolarla uzun mesafelerde iletilebilir. DC ise iletilemez. (Çünkü çok kalın kablolarla iletilirken her bir milkarede bir büyük bir güç istasyonu ihtiyaç duyar.)

Tabi bir iletim sistemi, elektrikle çalışacak araçlar olmadan eksik olacaktır. Böylece Tesla evlerimizde her tür sistemde kullanılan elektrik motorunu icat eder. Bu basit bir başarı değildi. 1800'lerin sonlarındaki bilim adamları, alternatif akım sistemi için bir motorun geliştirilemeyeceğine ikna olmuşlardı, ki bu da AC kullanımını zaman kaybı yapar. Sorun şuydu ki, eğer akım saniyede 60 defa yön değiştirirse, motor bir ileri ve bir geri hareket edecek ve asla bir yere varamayacaktı. Tesla bu problemi kolayca çözdü ve herkesin yanlış olduğunu ispatladı.
Endüstrinin florasa lambayı "icat etmesi"nden 40 yıl kadar önce kendi laboratuvarında florasan lamba kullanıyordu. Fuarlarda ve sergilerde cam tüplere ünlü bilim adamlarının isimlerinin şeklini veriyordu; bugün her yerde gördüğümüz neon ışıkların ilk örnekleri. Unutmadan, Tesla dünyanın ilk hidroelektrik santralini Niagara şelalerinde gerçekleştirmiştir. Ayrıca ilk arabalar için hızölçerin de patenti ona aittir.AC sisteminin ünü yayılmaya başlar ve George Westinghouse'un kulaklarına kadar gider.Tesla, Westinghouse ile bir anlaşma imzalar ve satılan her bir kilowatt AC elektrik için 2.50 dolar alacaktır.Bir anda, Tesla hayal ettiği tüm deneylere başlamak için gereken paraya kavuşur.

Fakat Edison DC sistemine çok fazla para yatırmıştır, böylece Tommy, Tesla'yı her seferinde gözden düşürmek için elinden gelenin en iyisini yapar. Edison devamlı olarak AC akımın DC akımdan çok daha tehlikeli olduğunu göstermeye çalışır.Tesla kendi pazarlama kampanyasını sahneye koyarak buna karşılık verir. 1893'te Chicago'daki fuarda (21 milyon insan katılmıştır), yüksek frekansta AC elektriği kendi vücudundan geçirip lamba yakarak AC'nin ne kadar güvenli olduğunu göstermiştir. Sonrasında Tesla bobinlerinden kalabalığın üzerine büyük şimşek okları fırlatabilmiştir hiç bir zarar vermeden.

Tesla'ya borçlanılan işletme payı bir milyon doları geçmeye başladığında, Westinghouse finansal olarak zora girer. Tesla anlaşmasının devam etmesi durumunda, Westinghouse bu işten çıkabileceğini anlar ve kendisinin de kredilerle anlaşma yapmak için hiç bir arzusu yoktu. Onun rüyası tüm insanların erişebildiği ucuz AC elektrik idi. Tesla anlaşmasını alıp yırtar. Dünya'nın ilk dolar milyarderi olmak yerine, patentleri için 216 bin dolarlık ödemeyi kabul eder.
1898'de, Madison Square Garden'da dünyaya ilk uzaktan kumandalı model botunu gösterir. Yani Tesla'ya uzaktan kumandalı uçaklar, arabalar, ve botlar (ve hatta televizyonlar) için de teşekkür edebiliriz.





Tesla'nın rüyası dünya'ya bedava enerji sağlamak idi. 1900 yılında, yatırımcı J.P. Morgan'ın sağladığı 150 bin dolarla, Tesla "Telsiz Yayın Sistemi" adındaki kulenin yapımına Long Island, New York'ta başladı. Bu yayın kulesi dünya'nın telefon ve telgraf servislerini bağlayacaktı, aynı zamanda resimleri, borsa verilerini, ve hava durumu bilgisini dünya çapında aktaracaktı. Maalesef, Morgan bunun dünyaya bedava enerji anlamına geldiğini farkettiğinde bu işe para yatırmayı kesti.Dünya, henüz duyulmamış olan sesin ve resmin iletiminden sonra onun bir kaçık olduğunu düşündü.

Dünyanın bilmediğiyse Tesla'nın, Marconi'nin kabul edilen icadından 10 yıl önce radyonun gerisindeki ilkeleri zaten gösterdiğiydi. Aslında, (Tesla'nın öldüğü yıl olan) 1943'te yüksek mahkeme Tesla'nın daha önceki açıklamalarından dolayı Marconi'nin patentlerinin geçersiz olduğuna hükmetmişti. Hala, pek çok referans kaynak radio'nun icadıyla ilgili olarak Tesla'nın ismini zikretmiyor. (Ayrıca: Marconi'nin radyosu sesi iletmiyordu, sadece sinyal iletiyordu, halbuki Tesla yıllar öncesinde ses iletimini göstermişti.)Bu noktada medya Tesla'nın iddialarını abartmaya başladı.Tesla Mars'dan ve Venus'ten radio sinyalleri aldığını belirtmişti. Bugün onun aslında sinyalleri uzaklardaki yıldızlardan aldığını biliyoruz, fakat o zamanlar evren hakkında çok az şey biliniyordu. Basın ise onun "rezil" iddialarıyla eğlendi.

Manhattan'daki laboratuvarında, Tesla dünyayı bir elektrik diyapazonuna çevirdi. Altındaki yer ile aynı frekansta titreyen buharlı bir osilatör elde etmeyi başardı.

Sonuç? Etrafındaki tüm yapılarda yer sarsıntısı. Binalar zangırdadı, camlar kırıldı, sıvalar duvarlardan döküldü.Tesla, teoride, aynı ilkenin Empire State binasının yok edilmesi ve hatta Dünya'nın ikiye bölünebilmesi için kullanılabileceğini iddia etti. Tesla bilimin onun sonuçlarını onaylamasından neredeyse 60 sene öncesinde Dünya'nın rezonans frekansını doğru bir şekilde belirledi.Dünya'yı yarmaya benzer bir şeyi denemediğini sanmayın. (En azından buna yakın bir şeyi...)

1899'da Colorado Springs laboratuvarında, kaynağa dönmelerini sağlayacak şekilde, dünya'nın her tarafına enerji dalgaları gönderir. (Bugünün deprem sismik istasyonlarının teorisini de sağlar böylece). Dalgalar geri geldiğinde daha çok yükleme ekler.
Sonuç? Bugüne kadar kayıtlara geçen insan eliyle yapılmış en büyük şimşek oku; 40 metre. Hala kırılmamış bir dünya rekoru.




Takip eden şimşek sesi 22 mil mesafeden duyulmuştur. Laboratuvarın etrafındaki çayırlar garip bir mavilikle ışımıştır.Aslında bu onun esas deneyi için sadece bir ısınmaydı. Maalesef, o bölgedeki güç istasyonunun donanımına zarar vermiş ve deneyi bir daha asla tekrarlayamamıştır.Birinci dünya savaşının başlarında, amerikan hükümeti umutsuzca Alman denizaltılarının tespiti için bir yol aramaktaydı. Hükümet Thomas Edison'u iyi bir yöntemin araştırılması işinin başına getirdi. Tesla gemilerin tespiti için enerji dalgalarının kullanımını (bugün radar dediğimiz şey) önerdi, Edison Tesla'nın fikrini komik bularak redetti ve böylece dünya radarın bulunması için bir 25 yıl daha beklemek zorunda kaldı.
Ömür boyu üretkenliğinin ödülü? Edison madalyası! Edison'un onca fiili hakaretinden sonra gerçek bir surata şamar Tesla için.

Ve hikaye böyle devam ediyor.

Sanayi'nin (görülüyor ki oldukça başarılı olan) bilim literatüründen silme girişimleri onu 20 yıllık bir sürgüne sürdü. Sermaye yokluğundan, test edemediği teorilerini sayısız deftere not etti.
Modern dünyayı icat eden insan neredeyse meteliksiz bir şekilde 86 yaşında 7 Ocak 1943'te öldü. İki binden fazla insan cenaze törenine katıldı.

Hayatı boyunca, Tesla 800'den fazla patent aldı. Muhtemelen Edison'ın rekor sayısını geçebilirdi eğer devamlı engellenmeseydi. Hayatının son 30 senesinde çok az patent başvurusu yapabildi.
Edison'dan farklı şekilde, Tesla fikirleri bilimde daha önce emsali olmayan özgün bir düşünürdü. Maalesef, dünya Tesla kadar özgün kişileri finansal olarak ödüllendirmiyor. Sadece bu fikirleri alıp daha kullanışlı ürünler haline getirenleri ödüllendiriyor.

Bilim adamları bugün onun notlarını satır satır taramaya devam ediyor. Uçuk teorilerinin çoğu bugünün ünlü bilim adamları tarafından ispatlanıyor. Örneğin, Tesla pervanesiz disk türbin motoru, bugünün modern malzemeleriyle birleştirildiğinde, tasarlanmış en verimli motorlardan biri oluyor. 1901'de patentini aldığı kriyojenik (mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda) sıvılarla ve elektrikle olan deneyleri süper iletkenlerin kaynağını sağlıyor. Electron altı yükleri olan parçacıkların varlığını ortaya koyan deneylerden bahsetmişti, 1977'de bilim adamları nihayet keşfetti, kuarklar.Belki tarih bir gün gerçek bir dahiyi gördüğü an tanıyabilecek.

8 Haziran 2008 Pazar

Kepler ve Gezegenlerin Konumu

Tuhaf rastlantılar, gezegenlerin konumlarını belirleyen prensibin tesadüf olmadığını düşündürüyor. Dolayısıyla gökbilimciler bu konuda araştırma yapma ihtiyacı hissediyorlar.
Güneş'ten uzaklıklarına göre gezegenler şöyle sıralanmakta: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Uranüs, Satürn, Neptün ve Plüton. Güneş'in etrafında dönen bu dokuz gezegenin yörüngeleri, Güneş'ten gittikçe uzaklaşır şekilde, milyonlarca yıldır sürekli devam eden bir dans gibi birbirini takip etmektedir. Fakat, dört asırdan fazla bir zamandan beri bilim adamlarının kafasını bir soru kurcalamaktadır: Bu dokuz gezegenin konumları bir tesadüf sonucu mu böyle olmuştur, yoksa bu konumları bu şekilde ayarlayan tabiî bir kanun mu vardır?

Böyle bir kanunu tespit etmek için yapılan sürek avı, ancak 16. asrın ortalarında, Polonyalı gökbilimci Nicolas Copernic'in çalışmaları yayımlandığı ve içinde bulunduğumuz sistemin merkezinde Dünya'nın değil Güneş'in yer aldığı anlaşıldığında başlayabilmiştir.

Gezegenlerin konumu hakkındaki ilk kanun, 1596 yılında 25 yaşında genç ve yetenekli bir Alman gökbilimci tarafından açıklanmıştır. Bir Protestan papazı olan Johannes Kepler, o devirde bilinen altı gezegenin Allah tarafından tesadüfen o şekilde yerleştirildiğine inanmayı reddetti. Bu genç ve dindar bilim adamı, gezegenlerin yörüngelerinin, aralarına Eflatun'un düzenli beş çokyüzlüsünü de katarak elde edilen daireler olduğuna inanıyordu. Merkür ile Venüs arasında küp şeklinde, sonra diğer gezegenler için sırayla dörtyüzlü, bir onikiyüzlü, diğer gezegenler için yirmiyüz ve diğerleri için sekizyüzlü. Fakat, birkaç yıl sonra, Kepler gezegenlerin yörüngelerinin daire değil elips şeklinde olduğunu gösterdi ve Eflatun'un bu harika uyumunun farklı olduğunu gösterdi. 1766 yılında, Prusya'lı gökbilimci Johnann Titius tam sayıların muhteşem uyumu üzerine yeni bir kanun geliştirdi.

4 ekleyip 10 ile bölün
Her unsurun öncekinden iki misli büyük olduğu 0, 3, 6, 12... sayıları dizisinden yola çıkan Titius, bu sayıların her birine 4 eklemiş ve sonra da 10 ile bölmüştür. İşte, orada bir mucize doğmuştur! Eğer Dünya ile Güneş arasındaki uzaklık (bu uzaklık, elipsin büyük ekseninin uzunluğunun yarısına eşittir) bir astronomi birimi (1 Au) ederse, o zaman Titius'un dizisinin ilk terimi Merkür ile Güneş arasındaki uzaklığa neredeyse denk düşer (0,39 astronomi birimi); ikinci, üçüncü ve dördüncü terimler Venüs'ün, Dünya'nın ve Mars'ın konumlarına denk duruma gelir.

Beşinci terime gelince, o hiçbir gezegene denk düşmemektedir, fakat, altıncı ve yedinci terimler Jüpiter ile Satürn'ün konumlarına çok yakın değer. Bunun tesadüf olmadığı açıktır.

1781'de Satürn'ün ötesindeki Uranüs'ün keşfi bu uyumu sayıbilimi ile gökbilim arasında daha da sağlamlaştırmıştır: Titius'un dizisinin sekizinci terimi 19,6'dır ve Uranüs Güneş'e 19,2 astronomi birim uzaklıkta bulunmaktadır. Bunun etkisinde kalan Alman gökbilimci Johann Bode, 1796'da Mars ile Jüpiter arasındaki gezegeni araştırmak için meslektaşlarını ikna etmiştir. Beş yıl sonra yeni bir uyum kendini göstermiştir! Ceres adı verilen ve 1000 km çapında bir göktaşı Titius-Bode kanununun tahminde bulunduğu bir yerde keşfedilmiştir! Bu gökcisminin yörüngesi bir gezegeninkine benziyordu, fakat Jüpiter'in devâsa kütlesinin varlığı hiç şüphesiz her türlü maddenin orada bulunmasını önlemiş olmalıydı.

Neptün'de hata
Fakat 1846'da ilk önemli güçlükle karşılaşıldı: Neptün gezegeninin daha önce tahmin edildiği gibi 38,8 astronomi biriminde değil, 30,1 astronomi biriminde bulunduğu görüldü. 1930 yılında ise, Plüton'un Güneş'ten 40 astronomi biriminde bulunduğu hesaplandı, halbuki 70 astronomi biriminde olduğu tahmin ediliyordu. Böylece, Titius-Bode kanunu bir istisna ortaya koyuyordu.

Böyle olmakla birlikte, bazı gökbilimciler söz konusu kanunu yeni keşiflere uygulamak istemektedir. Eğer sayı ilâve edilmesini ve bölmeyi bir tarafa bırakırsak, Titius'un sayıları kendilerinden önce gelen unsurun 2 ile çarpılmasıyla üretilmiştir. Titius tarafından bu tam sayının seçilmesi muhtemelen Eflatuncu yapısıyla Kepler'inkine benzeyen bir gizemciliğin doğmasına yol açmıştır. Eğer "2" sayısı tam sayı olmayan bir sayı ile değiştirilirse, gezegenlerimizin konumlarının bütünlüğü konusunda çok daha iyi bir tahmin elde edilebilir. Böylece 0,228 değerinden yola çıkıp, 1,73 sayısıyla terimden terime çarparak (...inci terim o zaman 0,228 x 1,73 yapısındadır) dokuz gezegenin ve göktaşı kuşağının birbirini izleyen konumlarının daha iyi bir tahmini yapılabilir.

En şaşırtıcı olanı ise, Güneş sistemimiz için "Titius-Bode tarzında" ondan fazla kanunun mevcut oluşudur. Kabul edilsin ya da edilmesin, uzaydaki kara delikler dizisinde veya uzaklardaki Plüton gezegeni ya da 1977'de keşfedilen Chiron göktaşı veya Satürn'ün hemen önünde bulunan Hilda göktaşları kuşağı, hattâ 30 bin astronomi biriminden daha uzakta bulunan Neptün ötesi bazı belirsiz gökcisimlerinde, Titius-Bode'inki ile ("K üssü n") aynı yapıda, fakat katsayıları farklı olan başka birçok prensip de bulunabilir...

Peki, ya kanunun ötesinde ne var?
Hepsi bu kadar değil, pek çok gökbilimci Güneş sistemimizin aslında çok farklı iki kısma ayrıldığına inanmaktadır. Merkür'den Mars'a kadar taşlaşmış sert yapıdaki gezegenler ve Satürn'den itibaren başlayan diğer gezegenler.

O halde, "n kareli" iki kanun bulunabilir. Güneş sistemindeki dokuz gezegeninin konumlarını mükemmel bir tahminle açıklayan '...inci gezegenin konumu' (a+bn)2 şeklinde olur.

Bu karmaşa hakkında ne düşünebiliriz? Hesaba katılacak gezegenlerin sayısının azlığı gözönüne alınırsa, bir bağlantı bulmak o kadar şaşırtıcı olmuyor. Dıştan bakıldığında gözlemlediğimiz bu düzenli durumların tesadüfen olup olmadığını nasıl bileceğiz peki?

Bu sorunun cevabı, temel fizik kurallarından çıkacak bir kanun elde etmek için gezegen sistemlerinin oluşum mekânizmalarını incelemektir. Gökbilimciler genellikle, gezegenlerin küçük cisimlerin yakalanmasıyla oluştuğuna inanırlar. Fakat dışarıdan gelen harici maddelerin yakalanmasına sebep olan fizik düzeneği hâlâ bilinmezliğini korumaktadır. Buna sebep olarak yerçekiminin değişkenliği, burgaçlama hâdisesi, elektromanyetik kuvvetler, basınç dalgaları, çarpışma gibi pek çok unsur ileri sürülmektedir ki, çoğu zaman bunlar birbiriyle bağdaşmamaktadır.

Şimdilik bunlardan hiçbirinin geçerliliği ispatlanamazsa bile bu modellerin gezegenler için hangi durumu öngördüklerini öğrenmek ilginç olsa gerek. İşte burada yeni bir sürpriz ile karşılaşmaktayız; birçok model Titius-Bode tarzında bir kanun öngörmektedir. O kadar ki, bu çalışmaları yayımlamayı reddeden bazı büyük gökbilim dergileri bile vardır. Paris'ten François Graner ile Toulouse'den Berengere Dubrulle birkaç yıldır bu ilginç mesele üzerine eğilmiş iki bilim adamı olup şöyle bir açıklama yapmaktadırlar: "Bu türden onbeşten fazla çalışma saydık. Bu kadar farklı modellerden yola çıkarak Titius-Bode kanunu elde etme kolaylığı, kanunun kendisinden daha şaşırtıcı gelmektedir."

Bu iki Fransız araştırmacı, Titius-Bode kanununun varlığı sonucunu doğuran gezegen sistemlerinin bütün bu teorik oluşum modellerinin müşterek iki varsayım içerdiğini fark etti; birincisi, sistemin dönme değişmezliği (başlangıçta, maddenin dağılımında hiçbir özel yön yoktur); ikincisi ölçek değişmezliğidir (bir nokta ile Güneş'ten iki kat daha uzakta bir yerde bulunan diğer bir nokta arasındaki fizik değişiklikleri noktanın konumu ne olursa olsun değişmezdir). Bu iki bilim adamı sözü edilen ünlü kanunun ortaya çıkması için bu iki varsayımın yeterli olduğunu göstermektedir. O halde, farklı fizik parametleri üzerinde oynayarak Titius-Bode tarzında bir kanunu hazırlamak kolay gelmektedir.

Kolaylaştırıcı karışıklık
Meseleyi daha da karmaşık hale getiren bir husus da, bu simetri varsayımları üstüne inşa edilmeyen diğer modellerin de bulunuyor olmasıdır. Paris-Meudon rasathanesinde çalışan bilim adamı Laurent Nottale uzun yıllardan beri karmaşık, cüretkâr ve eleştirilen yeni bir fizik varsayımı geliştirmektedir. Einstein'in izafiyet teorisini genelleştiren ölçek izafiyeti teorisi, 1996 yılında, bu ölçek izafiyeti ve yerçekimi kanunlarını birbiriyle birleştirmek suretiyle bu bilim adamı, gezegenlerin daha önce karşılaşılan "n kareli" bir kanunu izleyerek bugünkü, konumlarını aldıklarını öngören gezegen sistemlerinin bir oluşum modeli hazırlamayı başardı. Bu varsayıma göre, bütün gezegen sistemleri en yakın yıldız kitlesinde aynı kanunu izlerler.

Gezegenlerin konumunun tesadüfen olup olmadığı konusundaki araştırma avı gittikçe daha da karmaşık bir hale gelmektedir. Gezegenlerin oluşum teorileri modellerinin bir çoğu, gezegenlerin konumlarını belirleyen bir kanun bulunduğunu doğrulamaktadır.

Paris Boylam Dairesi'nde araştırma müdürü olan Jacquer Laskar, geçen sene, şu açıklamayı yapmştı: "Belki de gezegen sistemlerinin düzenlenmesinin nasıl olduğu sonucuna, kendileriyle maddenin topaklandığı mekânizmaları hesaba katmayan basit fizik kavramlarından hareketle varabiliriz." İşte bu "basit fizik kavramı" bir karışıklık doğurmaktadır. Laplace'in, Le Verrier'nin ve Poincare'nin gökbilim çalışmalarını devam ettiren Laskar, aslında, 90'lı yılların başında gezegen hareketlerinin karmaşık olduğunu göstermişti. Gezegenler arasındaki küçük çekimler, bundan daha da önemlisi Güneş'in çekim gücü hesaba katılırsa, gezegenlerin artık mükemmel bir elips yörüngesi izlemeyip ortalama yörüngeleri çevresinde bütün bir alanı dolandıkları anlaşılır.

Son duruma yakın
800 sayfalık devasa bir denklem sistemine (ki çözümü bir bilgisayara bırakılmıştır) bu küçük yerçekimi dalgalanmalarını dahil eden Jacques Laskar, gezegenlerin konumlarının hesaplanmasıyla ilgili her bir hatanın her on milyon yılda on misli arttığını göstermiştir. Bu yüz milyon yıllık bir sürede on milyar demektir... O halde, gezegenlerin konumunu uzun vadeli tahmin etmek bizim yaklaşık hesaplarımızla imkânsız olmaktadır...

Jacques Laskar gezegen kanumlarıyla ilgili olarak şunları söylemektedir: "Bütün yörüngeler karmakarışıktır. Fakat, Venüs ile hâlâ bir çarpışma pozisyonuna girebilecek olan Merkür hariç tutulursa ve bizim sistemimize yabancı bir olay ortalığı karıştırmadığı sürece, gezegenler birbirleriyle artık karşı karşıya gelemezler. Gezegenlerin dolaştığı alanlar birbirleriyle artık kesişmezler. Bizim sistemimiz demek ki, son durumunu neredeyse almış gibidir." Bu son durumun özelliklerini tanımak için Fransız gökbilimci, geçen sene, tesadüfen çarpmak suretiyle, merkezi konumdaki yıldızın etrafında dönen bir malzeme alanı içine yayılmış 10 bin adet madde parçacığının durumunu inceledi. Lasker şu açıklamada bulunmaktadır: "Her çarpışmada, parçacıklar topaklanıp büyüyorlar. İrileştikçe daha az hareket ediyorlar. Sistemin gelişimi, karmaşık olmasına rağmen, yörüngelerinin bir daha karşılaşamayacağı bir duruma doğru gidiyor." Teorik hesaplar ve bilgi-işlem çalışmalarıyla, Laskar "bu son durumun gezegenlerin düzenlenmesi kanunu ile biçimlendiğini" göstermiş oldu. Yani, gezegenler tesadüfen değil, bir gâyeye müteveccihen bir düzen içine giriyorlar.

Uzun zamandır izlenen ve bir karmaşıklıktan doğan bu kanun nedir peki? Aslında, birçok kanun var ve her şey maddenin ilk dağılımına bağlı olarak gelişmekte. Bu kanunların hemen hemen hepsi "n kareli" yapıdadır (bizim Güneş sistemimizde gezegenler Mars'a kadar iç gezegenler, onun ötesi için de dış gezegenler olarak ikiye ayrılmaktadırlar.). Fakat "K üssü n", yani "Titius-Bode tarzında" bir kanun çıkaran çok özel bir ilk dağılım vardır! Güneş sistemimizde maddenin ilk dağılımını bilmediğimiz için gezegenlerimizin kanununun hangisi olduğunu yine de öğrenemiyoruz. Bu konuda yapılan bir araştırmaya göre, "n kareli" bir kanun izleyerek dokuz gezegenin Güneş'in etrafında yerleşmeleri gitgide daha da muhtemel görünmektedir. Birkaç yıldan beri, dış gezegenlerin araştırılmasına başlanmış olup, yıldızlarına göre olan konumlarını gittikçe daha kesin bir biçimde gözlemleyebiliyoruz. Birkaç ay önce, Lavrent Nottale, o zamana kadar keşfedilmiş 50 dış gezegenin dağılımını inceleyip şunları söylemişti: "Yıldız kitlesine bağlı olarak uzaklıkların çapını yeniden ölçerek, bu dağılımın n2 kanunu ile çok iyi bir uyum gösterdiğini anladık."

Biraz daha sabredelim. Yakında yeni dış gezegenlerin binlercesine şahit olacağız. Dört asırlık bir belirsizlikten sonra, Merkür'den Plüton'a dokuz gezegenimizin konumunu belirleyen bir kanun olup olmadığını nihayet bilmemize imkân sağlayacak istatistiklere kavuşacağız. Böylece belki gezegen sayısını da yeniden hesaplamamız gerekecek. Fakat sonuçta belirginleşen husus, uzun zamandır devam eden bir düzenin, ancak ilmin ve kudretin tek sahibi ve kaynağı bir Düzen Koyucu'nun eseri olabileceğidir.